Kalem Güzeli - Türk Hat Sanatı. www.kalemguzeli.org
Kalem Güzeli - www.kalemguzeli.org - Türk Hat Sanatı - Hattat Hilâl Kazan

Hattat Hilâl Kazan

  • Kur'an Forumunun Ardından - Hilal Kazan

  • Kur'an Forumunun Ardından - Hilal Kazan

    24 Nisan - 5 Mayıs 2011 tarihleri arasında Medine'de gerçekleştirilen Uluslararası Hattatlar Sempozyumuna katılan Türk hattatlardan Hilal Kazan'ın ziyaretle ilgili olarak kaleme aldığı yazı Dergah Dergisi'nin Eylül 2011 tarihli 259.sayısında neşredilmiştir. İlginize sunuyoruz:

    Saat tam 12’de alanda olmalıydık. Evet, tam 12’de öyle rica etmişti Ahmet Yıldız Bey, İSAV Vakfı genel müdürü ve yönetim kurulu üyesi, acelemiz ondandı. Neyse ki fazla rötar yapmadan 5-10 dakika gecikmeyle alana ulaştığımızda gerçekten herkesin aynı duyarlılığı gösterdiğine şahit olduk. Katılımcıların çoğu alandaydı. Halbuki uzun çalışmalar sonucu gerçekleştirmeyi başardığımız Uluslararası Kadın Hattatlar Sempozyumu’nun sergisinin, devam ettiği 12 Haziran 2010 günü gelen davet mektubunu ilk okuduğumuzda hem çok şaşırmış, hem de aşağı yukarı bir yıl sonrası için bu organizasyonun nasıl gerçekleşeceğini de pek merak etmiştik, açıkçası. Davetiye, Medine’de bulunan Kral Fahd Kur’an Basım Kurumu’nun İlmi araştırmalar müdürü ve İlmi komisyon başkanı Prof. Dr. Ali Nasır Fakihi tarafından gönderilmişti. “Medine-i Münevvere’de düzenlediğimiz dünyanın en meşhur Mushaf-ı Şerif hattatları buluşma toplantısı forumuna, sizleri davet etmekten kıvanç duyarız.” diyordu.

    “Kim ki Kabe nasip olsa Hüdâ rahmet eder
     Her kişi hanesine sevdiğini davet eder”

    hikmet dolu beytinin manası gibi davet büyük yerdendi. Bizlere bu manidar davete icabet etmek düşüyordu, öyle de yaptık. Organizasyon, Medine Kur’an Kompleksi, İslam Üniversitesi ve Türkiye’nin güzide ilim irfan kurumlarından İSAV Vakfı tarafından tertip ediliyordu ve bu süreç 15 ayda tamamlanabilmişti. Bu kutsal davet için gerekli formları doldurup cevapladık. Bu süreç ayrı ayrı hepimiz için oldukça uzun sürmüştü. Eserlerimizi bile 2010 Ramazan ayı başlamadan önce teslim etmiştik, yani aşağı yukarı 7-8 ay önce. İşte “Ooo daha bir sene var. Kim sağ kim selamet, Acaba gerçekten gidebilecek miyiz?” diyerek birbirimizle konuştuğumuz toplantıya gidiyorduk bile.

    Kimler yoktu ki bu seyahatte? Hava alanında bulunan hattatlar ve bazı müzehhipler arasında hemen dikkatimizi çeken Özçay kardeşler, Prof. Dr. Hüsrev Subaşı ve değerli eşleri Naciye Hanım ve kerimeleri Feyza ve Şeyma, Konya’dan Hüseyin Öksüz Hoca ve talebeleri, Savaş Çevik, Prof. Dr. Ali Hüsrevoğlu, Talip Mert, tabiî ki Sakarya’dan Mehmet Memiş Hoca, Davut-Deniz Bektaş çifti ve pek muhterem hocamız Hattat Hasan Çelebi ile muhterem refikaları Nevriye Hanımefendi gibi isimler idi. Bizce bu heyette olması gereken veya olmasını arzu ettiğimiz, ama olmayan, her seyahatte görmeye alışkın olduğumuz bazı simalar, bu gurup arasında yoktu. Yaygın kanıya göre mukaddes beldelere çağrılan giderdi veya vakit saat gelince gidilirdi. Bu düşünce ve duygular içerisinde 40’ı mütecaviz kişiden mürekkep heyetimiz bu kutlu yolculuğa başlamak üzere pasaport kontrolünden geçip uçağa doğru yol aldık.

    Bu yolculuk, Türk hattatlarının ne ilk ne de son yurt dışı yolculuğu idi. 1980 yılında IRCICA kurulduğundan beri başta hat sanatı olmak üzere, bize ait diğer gelenekli sanatlarımızla ilgili pek çok yurt dışı organizasyonları ve seyahatleri olmuştu. Ama ilk defa ülkemizden bu kadar çok sanatçı, bir arada ve aynı toplantıya katılıyordu. Suudi Arabistan tarihinde, resmi olarak ilk defa gerçekleştirilecek olan, Kur’an toplantısında bulunacak, bizden sonra gelen kuşaklara bu toplantının izlenimlerini kim bilir belki de defaatle anlatacaktık. Veya bir araya geldiğimizde birbirimize mutlaka sözü döndürüp dolaştırıp “Hani Medine’de şöyle olmuştu…” ile başlayan kim bilir ne hatıralar anlatacaktık?

    Medine havaalanında çok özel karşılandık. Bizlere tahsis edilmiş özel otobüslerle VİP salonuna alındık. Diğer İslam ülkelerinden daha önce alana gelen hattatlarla bir araya gelindi. Suudi Arabistan’a mahsus uygulama olarak biz hanımların salonu ayrı idi. Akşam namazlarını eda edip gelecek olan misafirleri beklemeye koyulduğumuz esnada insanı rahatlatan hurma ile beraber Arap kahveleri ve çaylar ikram edildi. Yaklaşık 2 saat bekledikten sonra her şeyin hazır olduğu haberi geldi. Özel olarak tahsis edilmiş pasaport kontrolü noktalarından geçerek Medine’nin o güzelim, insanı rahatlatan, feyzini artıran, sükunet veren, her şeyden önemlisi Rasulullah’ın teneffüs ettiği havasını solumaya başladık bile. Farkında olmadan Salavât-ı Şerifeler getiriyorduk. Kaç tane minibüs ve taksi hazırlamışlardı sayısını bilemiyoruz. Ama bazısının üzerinde 45 bazısında 50’li rakamları görüyorduk. Bütün ekip Harem-i Şerif’in kuzey avlusuna bakan Dar’ul-İman veya İntercontinental Oteli’ne götürüldük.

    rganizasyonun Harem-i Şerif’e 7 km mesafedeki Le Méridien Oteli’nde gerçekleşeceğinden başlangıçta Harem’e uzakta misafir olacağız diye üzülürken bu haber hepimizi büyük bir sevince gark etmişti. Bu ayniyle vaki “Haza min fadli rabbi” idi.

    Hepimiz bir an önce Harem-i Şerif’e gitmek için sabırsızlandığımızdan odalarımıza eşyalarımızı bırakıp Ravza’ya gittik. Biz hanımlar, erkekler kadar şanslı olmadığımızdan ziyaretimizi uzaktan yapmak durumundaydık. Hanımlar için ziyaret saatleri, günün belli vakitlerinde zamanla kısıtlı idi. Her şeye rağmen gene de Alemlerin Efendisi’nin çok yakınında, onun mescidinde, onun yaşadığı ortamda, teneffüs ettiği atmosferde bulunma şerefine nail olduk. Daha ne isteyebilirdik ki?

    Elimizdeki program gereği, 24 Nisan Pazar günü ikindi namazını müteakip, orgzanizasyonun sahibi, Kur’an Kompleks’i ziyaret edilecekti. Öncelikle matbanın kuruluşu, birçok dile tercüme edilen Kur’an meâlleri, Mushafların yazılış kuralları ile ilgili hazırlanan sinevizyon izlendi. Bilahare dünyanın en büyük matbaası olan tesis gezdirildi. Burada çeşitli açıklamalarla beraber bazı uygulamalar gösterildi. Gerçekten çok büyük bir matbaa. Dünyada  nerde, hangi dili konuşan bir Müslüman varsa o dilde Kur’an mealleri düzenlenip basılıyor. Bu açıklamaların neticesini ertesi gün Mescid-i Nebi’de önümüzdeki Kur’anların dizili bulunduğu raflarda kısa bir tarama yaparken dikkatimi Zuluca Kur’an meâli çekiyor. Güney Afrika’nın bugün iktidar olan kabilesi Zuluların dilinde de bir Kur’an-ı Kerim’i görmek beni hem mutlu ediyor hem de dünkü anlatılanları teyid ediyor.

    Forumun resmi açılışı 26 nisan Salı saat 11 00 de Le Méridien Otel’de. Bütün ekip aynı minval üzere arabalarla otele taşınıyoruz. Dâr’ul-İman’da Suriye, Türkiye’den gelen hattatlar, ABD’den Ayşe Holland, İspanya’dan Nuria Garcia Masip ile Mısır’dan değerli hattat Hasan Hoca’nın da talebesi Hamid Belaid ve sadece onun hanım öğrencileri kalmakta. Diğer bütün hattatlar Le Méridien Otel’indeler. Verilen sayıya göre tam 280 hattat! Azerbaycan’dan Çin’den, Hindistan’dan, Pakistan’dan, Sudan’dan Umman’dan ve daha nice İslam beldelerinden gelmişler. Fakat diğer merasimlerde olduğu gibi biz hanımlar bütün bu etkinlikleri, bize ayrılan küçük bir salonda bulunan televizyondan takip etmek durumundayız. Hanımları Medine’deki Taibah Kız Üniversitesi’nin değerli hocalarından Dr. Maimona Al-Fotawi karşılıyor. Bu salonda bulunanlar, Suudlu birkaç üst düzey yönetici eşi ve öğretim üyeleri ile etkinliğe davetli Türkiye ve Mısır’dan gelmiş olan hanım sanatçılardan oluşuyor. Açılış programını beklerken Medine Emiri Abdulaziz b. Macid ’in eşi, merhum Kral Faysal’ın torunu, Prenses Noha Binti Saud b. Abdul Mohsen Hanımefendi, salonumuzu teşrif ediyor. Nazikçe hepimizi selamlıyor. Çünkü program henüz başlamış durumda. Çok fazla olmamasına rağmen şimdiye kadar çeşitli üst düzey yönetici eşleri ile karşılaşmış onlarla bir arada bulunmak nasip olmuştu. Arap dünyasında saraylara mensup hanımların çok şaşalı ve debdebeli olduğu anlatılır. Ama burada durum farklı idi. Geçen yıl da Riyad’da bir koleksiyoner hanımın malikanesinde bulunmuş aynı sadeliği ve tevazuya şahit olmuştum. Prenses Noha’nın da azami sadeliği ve asaleti dikkat çekiciydi. Her türlü kozmetik, mücevher, aksesuar, gösterişli giyimden uzak, sade… duru… ve bir o kadar da asil bir saraylı…

    İlk gün maalesef Türkçe simultane tercüme hesaba katılmayıp unutulduğu için bizler görüntülerden ne olduğunu anlamaya gayret ediyoruz. Program boyunca çeşitli hurma ve çikolatalarla beraber Arap kahvesi ikram ediliyor. Program bitiminde prenses hazretleri kısa selamlama konuşması yapıyor ve teşekkür ediyor. Bizler de kendisine teşekkür ediyoruz. Bu arada Nuria’ya dönüyor, konuşma gününü soruyor ve mutlaka gelmek istediğini bildiriyor. Yoğun programından dolayı fazla kalamadığı için özrünü beyan edip ayrılıyor.

    Açılış programında Matbaa müdürü, İslâmi Hizmetler ve Vakıflar Bakanı ile Türkiye’den IRCICA genel direktörü Dr. Halit Eren birer açılış konuşmaları yaptılar. İslam konferansı genel sekreteri muhterem Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu da açılışı teşrif eden zevat arasında bulunmaktaydı. Aynı zamanda bakana IRCICA’nın basmış olduğu, Hz. Osman Mushafı’nın tıpkı basımından bir adet hediye etti. Daha sonra Ekmeleddin Bey her zamanki nezaketi ile bizleri de görüp hatırımızı sormak istediğinden biz hanımlar da erkeklerin bulunduğu tarafa geçip Ekmeleddin ve Halit Beylere teşekkürlerimizi sunuyoruz. Her zamanki halimle meraklanıp Ekmeleddin Beyefendi’ye etkinlik hakkındaki düşüncelerini sorma cesaretini kendimde buluyorum ki; o benden evvel davranıp IRCICA tarafından basılan yeni kitabımı beğenip beğenmediğimi soruyor. Teşekkürlerimi yineleyip bu sefer ben sorumu yöneltiyorum. Cevabı oldukça manidar. “Bu etkinliği Suudi Arabistan, tarihinde ilk defa yapıyor. Tabi burada olmayıp olması gerekenlerle, olup ta olmaması gerekenler var. Ama bunlar şu an için hiç önemli değil. Her şeyden önemlisi yapılması gereken böyle önemli bir toplantının burada Medine-i Münevvere’de gerçekleştirilmiş olması, ilerde daha iyi olacak” diyor. Bunu da bir hikayeyle izah ediyor.

    Toplantıda sanatçı nisa taifesinden sadece Türkiye ve Mısır’dan hanımlar ile ABD’den Ayşe ve İspanya’dan Nuria ve Bosna Hersek’ten Prof. Dr. Kazım Hacımejliç’in talebesi Meliha Terapic davet edilmiş. İran’dan ise hiç hanım yok. Değerli hattat dostum İlahe Hatemi’nin eşi Emir Ahmed Felsefi Bey’e soruyorum. “Davet edilmedi” cevabını veriyor. Organizasyondaki hanım sanatçıların sayısı 17, nüfusumuz toplam içinde % 10 dahi değil. Bu da bizlerin bu toplantıdaki önemini gösteriyor. Gelecek sefere daha fazla olmayı temenni ediyoruz.

    Yapılan konuşmalarda dünyadan 280 hattatın davet edilip iştirak ettiği, 600 hat eseri sergilenmekte olduğu üzerine vurgular yapılıyor. Bu vurguları şehrin çeşitli yerlerindeki ilan panolarında da görmek mümkün. Le Méridien Oteli’nin neredeyse bir spor salonu büyüklüğündeki bir alanında hattatların eserleri sergilenmiş. Yok, buna sergilenme değil de döşenmiş dense daha doğru olur düşüncesindeyim. Panolarda boş alan bulmak mümkün değil. Panolar en üstten en alta kadar göz hizasının çok altında alanlara dahi çok değerli hattatlarımızın eserleri yerleştirilmiş. Haliyle ilk uygulama olmasından kaynaklanan biraz tecrübesizlik söz konusu ama her şey o kadar güzel cereyan ediyor ki olumsuz hiçbir şeyi dert etmiyoruz. Gerçekten bu kadar çok eser ve bu kadar çok insanı güler yüzle, hoş görüyle, her türlü imkanlar sunarak misafir etmek; inanın mümkün değil.

    Otelde iki sergi alanı mevcut, birinde dediğimiz gibi eserlerin büyük bir çoğunluğu sergileniyor. İkincisi ise daha özel, orada Suudi Arabistan’daki bazı yazma kütüphanelerinden getirtilip sergilenen çok değerli hattatların yazdığı Mushaflar, Delail-i Hayrat gibi dua mecmuaları ile Osmanlı padişahlarının ve bazı hattatların levhaları sergileniyor. Bu bölümde merhum Mısırlı hattat Seyyid İbrahim’e de ayrı bir stand ayrılmış. Seyyid İbrahim’in birçok eserini tezlemiş olmasından dolayı Naciye Subaşı Hanımefendi’nin delaleti ile merhumun kızıyla da tanışıyoruz. Kerim Erbilli, Suudi Arabistan Kur’an’ını yazan Osman Taha hep kendilerine özel stand ayrılmış hattatlar arasında yer alıyor. Bu birimin ortasında Prenses Noha’dan öğrendiğimize göre 70x90 ebadında papirüse yazılmış dev bir Mushaf sergilenmekte. Bu Mushaf, Kral Faysal adına yazılarak 50 ayda tamamlanmış. Tezyinatında 3 Mısırlı, 3 de Sudanlı müzehhip çalışmış. Cildi de elde yapılmış ama papirüsler cilde sabitlenmemiş. Ancak bu Mushaf-ı Şerif maalesef sanat açısından özel bir değer ve orijinallikten ziyade hantallık timsali olarak yer almakta. Osmanlı sanatının inceliklerini bilmeyen onun nadide örneklerini görmeyenler için hayret uyandırabilir. Çünkü böyle el yazması Mushaflar Suudi Arabistan tarihinde pek yok denecek kadar az. Bizim ilgimizi ise Osmanlı ve Memlük devri yazma Mushafları çekiyor. Onların fotoğraflarını çekmeye gayret ediyoruz.

    Forumun ikinci günü otelin lobisinde Ali Hüsrevoğlu Hoca, öğle namazından hemen sonra aynı yerde buluşmamız gerektiğini, Melik Abdülaziz Yazma Kütüphanesi’ni ziyarete gideceğimiz haberini verdi. Bu haber, benim için tam manasıyla bir sürpriz. 2006 yılı Temmuz’unda aynı kütüphaneden bir arkadaşım için Arif Hikmet Kütüphanesi yazmaları arasındaki bir kitabın fotokopisini, ne kadar zor şartlarda ve nasıl zorlu bir mücadeleden sonra alabilmiştim. Bilgi işlem bölümünde çalışan o Mısırlı genç delikanlı olmasaydı fotokopileri alamayacaktım. Bu ülkede, her yerde olduğu gibi bu kütüphaneye de normal şartlar altında, akademisyen de olsa, bir hanımın girmesi mümkün değildi. Kadınlar kısmı ise neredeyse çalışmıyordu. O günler gözümün önünde canlandı. Namaz biter bitmez otelin kapısında soluğu aldım. Randevularında dakik olan Hüsrevoğlu hoca gelmişti bile, fazla beklemeden orada bulunanlarla beraber süratle kütüphaneye doğru yol almaya başladık. Vaktimiz kısıtlıydı 14 30’da kütüphane kapanıyordu.

    Kütüphane müdürü Dr. Abdurrahman Al-Mozayni Bey, bizleri kapıda karşıladı. Ben hala daha bu kapıdan içeri girebildiğime inanamıyordum. Üst kata çıktığımızda her birimiz bir yere dağıldık. Öncelikle nereye bakacaktık? Hangi birinin fotoğrafını çekecektik? Makineler elimizde şaşkın bir halde bir oraya, bir buraya koşturuyorduk. Kütüphanenin duvarları, Devlet-i Aliyye’den gönderilen her biri çerçevelenmiş gümüş sim işli Kisve-i Şeriflerle dolu. Birinde ünlü hattatlarımızdan II. Mahmud’un hocası Rakım’ın imzasını görüyorum. Bu kisve, arşivde, bu konu ile ilgili bulduğum belgeyi hatırlatıyor. Diğer taraftan görevliler bize Mısır Hidivi tarafından gönderilen sedef kakma üzerleri âyet ve kelâm-ı kibarlar yazılı Kur’an mahfazası olan dolapları gösteriyor. Duvarların en üstünde, vakt-i zamanında hücre-i saadetin dört bir etrafına monte edilmiş, gülkurusu kadife üzerine kuşak şeklinde, muhtemelen hattat Abdullah Zühdü tarafından yazılmış hatlara hayran hayran bakıyoruz. Ayrıca hattatlar ve hattat padişahlar tarafından hazırlanıp Ravza-i Mutahhara’ya hediye olarak gönderilen levhalardan, gözümüzü alamıyoruz. Dediğim gibi hangisine bakalım, hangisini özümseyelim? Hepsine şöyle birer tadımlık bakışlar atabiliyoruz o kadar. Bir köşede ise özel kutunun içine konmuş murassa bir asa, dikkatimizi celbediyor. Gümüş topuzlu, değerli taşlarla süslü, kıymetli madenden yapılmış bu asanın, Cuma hutbesini irad ederken imam tarafından minberde kullanıldığını öğreniyoruz. Bütün burada gördüğümüz güzellikler ve efsunlu hava bir anda Osmanlı devri Ravza-yı Mutahharası’nın gözlerimizin önünde canlanmasına vesile oluyor.

    Rakım hatları ile yazılıp yeşil zemin üzerine simle işlenmiş Kisve-i Şeriflerle örtülü Hücre-i Saadet’in kapıları… Onların üzerinde, gülkurusu kadife üzerine Abdullah Zühdü hatlarıyla gümüş sırmalarla işli celi sülüs yazılı kuşak… Münasip yerlere yerleştirilmiş sedef kakma Kuran-ı Kerim dolapları… Duvarlarda asılı padişah hatları ile yazılmış zerendud levhalar… Ve minberde Cuma hutbesi veren, elinde gümüş topuzlu, kıymetli taşlarla bezenmiş murassa asa ile imam….Ne muhteşem bir manzara! Belki daha da fazlası var!

    Kaldığımız otel ile forum toplantılarının yapıldığı Meridyen oteline geliş gidişler tam bir musiki şölenine dönüşüyor. Başta Hüsrev Subaşı hocamız olmak üzere Arif Vural ve Nurullah Özdem’in repertuar ve katkıları ile mübarek beldeleri ve Efendimiz SAV’i anlatan, öven ilahi ve kasidelerle süsleniyor. İçimizde hep bir coşku ve bambaşka heyecanlar yaşıyoruz, bu kısa yolculuk bitsin istemiyoruz.

    Forum süresince genellikle anadili Arapça olan konuşmacılar seçilmiş. Türkiye’den sadece Dr. Halit Eren IRCICA’nın bastırdığı Hz. Osman Mushaflarının hikayesini ve basılış serüvenini anlatıyor o da Arapça konuşuyor. İlk gün yaşanan Türkçe simultane tercüme krizi değerli hocalarımızdan Prof. Dr. Ali Hüsrevoğlu’nun gayreti ve bu görevi üstlenmesiyle halloluyor. Onun sayesinde mevzuları çok daha iyi anlayabildik. Şayet hoca aramızda olmasaydı halimiz nice olurdu? Toplantıda, Türkiye dışından hat sanatının tanınmış simalarını görüyoruz. İçlerinde en önemlileri hiç şüphesiz Cezair’den Mushaflar üzerine doktorasını tamamlamış olan Dr. Muhammed Şerifi, Suudi Arabistan Mushafı’nı yazan hattat Osman Taha ile Irak’ta üniversitelerde uzun yıllar hat tarihi dersi vermiş olan Dr. Yusuf Zünnun. Kendisine gösterme cesareti bulduğum Dünden Bugüne Hanım Hattatlar kitabım hakkında Dr. Zünnun, beni sıkı bir imtihandan geçiriyor. Arap devirlerinde yaşamış hanım hattatları isimleriyle zikrederek kitapta olup olmadıklarını soruyor. Yaptığı konuşmada, Kuran yazımı tarihi ile ilgili doyurucu bir tebliğ sunuyor. Dr. Muhammed Şerifi konuşma yapmamasına rağmen konuşmacılara güzel ve teknik sorular sorarak hem onların eksikliklerini tamamlıyor, hem de terminolojik açıklamalarda bulunuyor. Muhterem Osman Tahayla da tanışma fırsatı buluyoruz, bize hanımının Türk olduğunu güzel bir Türkçe ile söylüyor. Resim çekme talebimizi kabul ediyor, akabinde cep telefonuyla o da bizimle bir resim çektirmek istiyor.

    Türkiye’den davet edilen hattatlar arasından kıdemi, engin tecrübeleri, İslam hat sanatına hizmeti ve etkisi sebebiyle Hasan Çelebi Hocamız, cumartesi sabahı konuşmasını yapıyor. Toplantıdaki konuşmalarda en çok dinleyicinin bu oturumda olduğunu televizyon ekranlarından müşahede ediyoruz. Hoca, önemli bir konuya vurgu yaparak konuşmasına başlıyor. “Hat sanatı tarihinde ilk defa, geçen sene İstanbul’da dünyadaki kadın hattatlar bir araya getirildi. Onların sergisi ve sempozyumu yapıldı. Bu sene de burada, dünyadaki bütün hattatlar toplanmış durumda. Elhamdulillah, bunlar bu sanat adına birbirini tamamlayan çok önemli toplantılardır...” diyerek Hoca, her zamanki yalın, mübalağadan uzak, mütevazi haliyle sadece, kendi tecrübelerini ve yaşadığı sıkıntıları aktarıyor. Hocaya “Neden hattat cahil olur?”, diye enteresan soru yöneltiliyor. O “ Hattat, sanatıyla uğraşmaktan, başka bir şeyle uğraşmaya vakti kalmadığından olsa gerek” diye düşünmeden cevaplıyor.

    Bir başkası “Neden hep bu sanat Türklerle ve Türkiye’de gelişiyor? Halbuki siz Arap alfabesini kullanmıyorsunuz” diye soruyor. Tam hocaya göre soru. Hoca da Osmanlı’nın bu sanatı himayesini, ona gösterdiği ilgi ve alakayı anlatıyor. Çünkü Arap dünyası için ilginç olan Türkiye’de Latin harflerinin kullanılıyor olması. Hoca, “Biz bu işi sanat olarak yapıyoruz. Ölçülere ve kurallara itina ile uyuyoruz. Pirenin ciğeri kadar bir hatayı, kabul edersek bu sanat, sanat olmaktan çıkar. Sizler okunup okunmadığına bakıyorsunuz. Biz yazım kurallarını azami derecede uyguluyoruz. Burada bakış açısı farkı var”  diye cevaplıyor.

    Bütün bu konuşmalar arasında sadece iki hanım konuşmacı belirlenmiş. Biri Fatma Özçay Hanım, diğeri İspanya’dan Nuria Garcia Masip. Fatma Özçay, tezhip sanatı ve kendisinin bu sanatla tanışması üzerine konuşmasını inşa etmiş. Tabii ki çok istifade ediyoruz. Nuria Garcia Masip ise iyi bir ressam iken hat sanatıyla tanışmasını, neden resim yapmayı bıraktığını, hat sanatını öğrenme ihtiyacını neden duyduğunu, bu sanatı öğrenmek için ABD'ye-Hasan Çelebi'nin talebesi-Muhammed Zekeria’ya gidip ondan öğrenmeye başladığını, daha sonra hocasının yönlendirmesiyle İstanbul'a gelip Davud Bektaş’tan istifade ettiğini anlatıyor. Ayrıca kadın hattat olmanın zorluklarını, gayet güzel bir şekilde dile getiriyor, onun bu sunumu toplantıda en çok dikkat çeken konuşmalardan biri oluyor.

    Sabahları boş olan zamanlarımızı kutlu şehirde ziyaretler yaparak geçirmek istiyoruz. Rehberimiz ise hiçbir yerde bulunacak cinsten değil. Hasan Çelebi Hocamız 19 ay bu şehirde yaşamış. Bu toprağa aşina, tarihe vakıf, her zamanki nezaketi ile talebimizi geri çevirmiyor. Davut-Deniz Bektaş, Ayten Tiryaki, Turan Sevgili, Selim Türkoğlu ve Nalan Kutsal ile beraber tuttuğumuz bir araba ile doğru Uhud’a gidiyoruz. Hoca, bu kez din adamı kimliği ile bizleri irşad ediyor. Uhud savaşını ve Hz. Hamza’ya ait menkıbeler anlatıyor. “Sünnettir. Uhud’dan mutlaka alışveriş yapın” diyor. Biz de dediğini yapıyoruz. Oradan yolumuzun üzerindeki Kıbleteyn Mescidi’ne varıyoruz. 1987 yılında yeniden inşa edilmiş, mihrap yazıları hocamızın kaleminden çıkmış. Ama malum biz hanımlar bu güzellikleri göremiyoruz. Davud Bektaş’a içeride fotoğraf çekmesini rica ediyorum. Eksik olmasın bu talebimi güzel kareler çekerek yerine getiriyor. Allah’tan bu sefer kapıdaki görevli anlayışlı çıkıyor. Hocanın bu mescidin yazılarını yazdığını öğrenince, bize kapıdan içeri bakma fırsatını veriyor. Ne yapalım hiç yoktan iyidir diyoruz. 1990 senesindeki bu mescidi ziyaretim esnasında kapıda Hoca’nın, celi sülüs olarak yazdığı kıblenin değişim ayetini, gördüğümü kendisine soruyorum. Meğer, maalesef insanlar bu ayetin önünde Kudüs’e doğru namaz kılmayı icad ettiklerinden yazı yerinden kaldırılıp buraya kapı açılmış.

    Bu ziyareti tamamladıktan sonra Hoca’nın 1460 metre yazılarıyla kuşattığı Kuba Mescidi’ni ziyarete sıra geliyor. İki rekat mescid namazı kıldıktan sonra Hoca, burada yazıları hazırladığı çalışma ofisini gösteriyor. Tabi onun bitmeyen unutamadığı Kuba hatıralarını dinliyoruz. Hiçbir anısı boş değil. Hepsinin temelinde ecdadımız Osmanlının bina ettirdiği eski Kuba Mescidinde mevcut, bazı mihenk noktaların korunması söz konusu. Ama Suudiler bu kutlu beldelerde Al-i Osman’a ait bir şeyi artık barındırmak istemediklerinden yaşanan sıkıntıları hüzünle hatırlayıp, uygulamak mecburiyetinde kaldıkları hususları anlatıyor.

    Çarşamba akşamı için biz hanımlara, Medine Emiri’nin zarif hanımı Prenses Noha Binti Saud b. Abdul Mohsen’in gece saat 23 00’de sergiyi gezmeye geleceğinden bizlerin saat 22 30’da Le Méridien Oteli’ne gitmek üzere hazır olmamız söyleniyor. Türk ekibindeki bütün sanatçı hanımlar hazırlanıp otele gidiyoruz. Ayşe Holland, Nuria Garcia ve Meliha da Hasan Çelebi mektebinden oldukları için onları da Türk ekibinden sayıyoruz. Tam saat 23 10’da Prenses Hazretleri teşrif ediyorlar, selamlaşıyoruz. Sergideki düzene göre, bana ait levhalar ilk sırada olduğundan soruları cevaplamaya da ben başlıyorum ve öylece devam ediyor. Prensesin sergide kaldığı iki buçuk saat boyunca bütün soruları dilim döndüğünce cevaplamaya gayret ediyorum. Prenses Noha, çok dikkatli, her levha ile ilgilendiği gibi haklarında sorular soruyor. İlk sorduğu soru değerli hocamız Hasan Çelebi hakkında. “Şeyh Hasan kim?” diye soruyor. Cevabını verince kataloğu çok iyi tetkik ettiğini anlıyoruz. Çünkü katalogdaki bilgilerde hattatların çoğunluğu kendini, bir yerden onların ifadesi ile Şeyh Hasan Çelebi’nin talebesi veya talebesinin talebesi diye adlandırdıklarından Prenses de konuşmasını bu konu üzerinde sürdürüyor. Evet, belki ülkemizde bu husus, çok iyi bilinmiyor fakat, Allah ömrüne bereket versin, Hocamız İslam dünyasında birçok devlet büyüğünden daha iyi tanınıyor. Bu tür organizasyonlarda hocamız devamlı hattatların ve sanatseverlerin birlikte fotoğraf çektirmek için kuyruğa girdiği tek kişi diyebiliriz.

    Sanattaki altın oran, hat eserlerindeki nefes payları, imzalarımızı atarken yazdığımız “el-hakir, el –fakir gibi niyaz ifadeleri Prenses’in dikkatini çeken hususların başında gelmekte, buradaki sanatçının tevazusunu anlatmak için epey yorulduk. Yazı çeşitleri, tezyinattaki desenler, kağıtların hazırlanması daha neler, neler. Hatta ferman formunda yazılmış bir yazının başında ise Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki yazışmalar hakkında okuduklarını anlatıyor. Ne kadar ilgili… biz yoruluyoruz o yorulmuyor. Kendisinin koleksiyonu olup olmadığını bir ara soruyorum, bu alanda çok bilgisi olmadığından kendisini sadece sanatsever olarak tanımlıyor. Bu süre içinde ister istemez hepimizin aklına Türkiye’deki bazı sergilerin açılışına gelen önemli şahsiyetlerin sergi gezmeleri geliyor. Kimi baştan üç dört levhaya bakar, döner gider, veya tanıdıkları sanatçıların eserleriyle ilgilenip diğerlerini görmek istemezler. Prenses ise sadece Türkiyeli veya sadece orada bulunan hanımların değil sergiye katılan 280 hattatın eserlerini tek tek inceliyor. Kimini tozlu buluyor, kiminin biraz eğik asıldığını fark ediyor ve bütün bu aksaklıklar için devamlı bizden özür dileme inceliğinde bulunuyor.

    Serginin ikinci salonuna geçiyoruz. Burada bana heyecanla “Bak bu dedem Faysal için yazılan Kur’an” diyor. Bunun üzerine ben de Hocam Hasan Çelebi’nin dedesinin tuğrasını yazdığını merhum Hamid Bey’in de kartvizitini yazdığını, kopyalarını gördüğümü anlatıyorum. Çok heyecanlanıyor. Kuzeninin biri Riyad’da Kral Faysal Vakfı yazmalar direktörü olduğundan hemen onu telefonla arayıp heyecanını onunla paylaşıyor. Ziyaret sonunda ben Hanım Hattatlar kitabımın bir nüshasını, Samiye Hanım yazıp bastırdığı Amme cüzünden bir adedi Ayten Hanım da bir levhasını prensese hediye ediyoruz. Böylece sergiyi Prenses Noha ve halkın yanı sıra iki de prens geziyor. Biri prens Sultan b. Salman diğeri ise Medine Emiri Prens Abdulaziz b. Macid .

    28 Nisan günü, Medine Emiri, bizleri yani 280 katılımcıyı emirlik binasında kabul eti. Burada bizlere yaptığı teşekkür konuşmasında bu organizasyonun Suudi Arabistan Krallığı tarihinde ilk olduğunu, dört yılda bir tekrar etmek istediklerini ve dünyanın her köşesinden davet ettikleri en tanınmış hattatları Kur'ân vahyinin indiği, Hz. Peygamber’in hicret ettiği, Medine-i Münevvere'de ağırlamaktan dolayı mutlu olduklarını dile getirdi. Bu konuşmanın ardından katılımcılara teşekkür belgesi ile birer plaket takdim etti. Onun bu temennileri, 2 Mayıs’ta yapılan kapanış oturumunda, organizasyon başkanı Dr. Al-Ufi tarafından tekrar dile getirildi.  Ayrıca Al-Ufi, dünyadaki Mushaf hattatlarının dikkat ve riayet etmeleri gereken 15’den fazla kuralın yer aldığı sonuç bildirisi ile yazılan bütün mushafların Resm-i Osmanî'ye uygun olması zarureti üzerinde de durdu.

    Aynı gün akşam saatlerinde bir diğer kutlu beldeye umre ibadetimizi yerine getirmek üzere Mekke-i Mükerreme’ye gitmek üzere hareket edeceğimizden, otele dönüp son hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Hüzün ve sevinç bir arada yaşanıyor. Allah Rasulü’nün huzurundan, diyarından ayrılığın üzüntüsü ile Beytullah’a kavuşma heyecanını bir arada yaşıyoruz. Otobüslere yerleşmemiz epey zaman alıyor. Akşam namazlarını mikat mahalli olan Zülhuleyfe’de eda edip ihrama girerek “Lebbeykler” eşliğinde Mekke’ye doğru gecenin karanlığında yol alıyoruz.

    Saat tam gece yarısına vardığında otelin önünde arabalardan iniyoruz. Burada da her şey dört dörtlük organize edilmiş. Akşam yemeği yemediğimiz düşünüldüğü için bize ayrılan otel, bu akşam yemeğini, gece 00.00’de hazırlamış. Önce yemeğimizi yiyor, sonra odalarımıza gelen eşyalarımızı kontrol ederek teslim alıyoruz.

    En heyecanlı an! Umre yapacağız! Hocamız Hasan Çelebi ve muhterem refikaları ile beraber otelden “Lebbeyklerle” çıkıp Harem-i Şerife doğru yollanıyoruz. Önce yatsı namazlarını eda edip, hocamız Hasan Çelebi nezaretinde niyetlenerek; gene hocamızın okuduğu mübarek duaları, kâh tekrarlayarak, kâh âmin diyerek tavafımızı tamamlıyoruz. Mültezem’de içten yalvarışlarla edilen duaların akabinde zemzemi kana kana içtikten sonra say yapmak için Merve tepesine geliyoruz. Elhamdulillah, sabah namazını müteakip son dua edildikten sonra ihramdan çıkıyor ve dinlenmek üzere otele dönüyoruz.

    Hasan Çelebi Hocanın talebeleri olarak birkaç sene önce, topluca bu mübarek yerlere gelip hocamızdan feyz alarak bir umre yapmayı planlıyorduk. Hatta bir arkadaşımız bu işle görevlendirilmişti. Fakat bir takım elde olmayan sebeplerden ötürü bu hayırlı iş gerçekleşememişti. Demek ki ne kadar içten istenmiş! Cenab-ı Zül-Celal Hazretleri, işi bize bırakmadan hem de en yüksek mevkiden, kraliyetten bizleri Hocamızla beraber bu kutlu beldelere davet ettirmişti. Hep hamd ediyordu Hoca, söylediği hep şuydu: “Bütün bunlar Kur’an’ın, hep Kur’an’a hizmetin bereketidir. Siz niyetlerinizden sapmayın, sapmadıkça Rabbimiz sizleri daha da güzel nimetlerle, hem bu dünyada hem de öbür dünyada nimetlendirecektir. İhlasınızı bırakmayın, halisane bu yolda devam edin.”

    Değerli meslekdaşlarımızdan büyüğümüz Muhsin Demirel de dönüş yolunda duygularını aynı şekilde ama biraz farklı olarak şöyle izah ediyordu: “Bizler, aslında ümmetin yükünü omuzlarına almış kişileriz. Şeâir-i İslamiye’nin farz-ı kifâyelerinden olan Kur’an yazmak, Kur’an’a hizmet etmekle, ümmetin omuzlarından büyük yükü almış oluyoruz.” Halbuki bizler bu işe başlarken bu sanatın bu kadar büyük mesuliyetler yüklediğinin farkında değildik. Sadece merakımızı, hocamızın ifadesiyle kendi zevklerimizi tatmin için bu işe başlamıştık. Amacımız bu yazıyı biraz öğrenip gelecek nesillere nasıl yazıldığını göstermek ve aktarmaktı. Bu kadar mühim bir vaziyetin tezahür edeceğini, aklımızın ucundan geçirmek şöyle dursun, hiç mi hiç hayal dahi edememiştik. Ama şu an durum bundan ibaretti. Gerçekten omuzlarımızda bir mesuliyet vardı. Rabbimiz, bize böyle bir kutlu yolu münasip görmüştü o halde bizler de elimizden geldiğince benliklerimizden arınıp her türlü zorlukta Rabbimize sığınıp ondan yardım talep ederek devam etmeliydik.

    Bu duygu ve düşüncelerle sabahın erken saatlerinde Cidde’ye gelip İstanbul’a döndük. Bu organizasyonda sessiz ama en büyük işi yerine getirmiş olan şüphesiz ki kısa adı İSAV olan İslâmi İlimleri Araştırma Vakfı idi. Buraya gelmemize o vesile olmuştu en büyük pay onundu. Başlangıcından itibaren her birimizle büyük bir sabır ve gerçek bir hoşgörüyle ilgilenen, problemlerimizi çözen, çok değerli vakıf müdürü ve yönetim kurulu üyesi nazik insan Ahmet Yıldız Beyefendi ve çok değerli refikaları Fatma Hanımefendiye nasıl teşekkür edecektik. Hangi kelimeleri kullanacaktık dağarcığımızdaki kelimeler bunu ifade etmekten acizdi.

    İslam dünyasından birçok hattat ile tanışmak, onların eserlerini, sanat seviyelerini görmek, ilmi toplantılarda öne çıkan konular, konuşmacıların ilim ve sanata bakış açılarına ve seviyelerine şahit olmak her şeyden önemlisi –bu bir milliyetçilik değil realite- Türkiye’nin bu sanat alanındaki ileri seviyesi, sanat zevki, istiflerdeki ahenk ve tezyinatta duruluk vs zaten herkes tarafından kabul görmüştü. Bu, Emirler ve özel şahıslar tarafından beğenilip satın alınan eserlerde de kendini belli ediyordu. Ama tabiî ki yetmezdi. Gelecek toplantı veya toplantılara daha iyi seviyede ve daha donanımlı olmalıydık. Öncelikle organizasyonu yapan Kuran Kompleksine ve İSAV Vakfına, ardından bizleri tercümeleri ile aydınlatan Prof. Dr. Ali Hüsrevoğlu’na müteşekkiriz.

     

     

     

    Sonraki içerikSonraki içerik

    Hattat Hilâl Kazan menüsüne ait diger içerikler...

    1. Kur'an Forumunun Ardından - Hilal Kazan

     

    Site Hakkında

    ARAMAARAMA
    Hat Eserleri Galerisi


    Hat Eserleri Galerisinden...

    Levha - Allâhu ekber - Eseri büyük olarak görmek için tıklayınız

     
     
    Sayfa başına dön Bu sitede yer alan eserlerin tüm hakları sahiplerine aittir. Sahiplerinden izinsiz kopyalanamaz,
    çoğaltılamaz ve başka mecralarda yayınlanamaz. Tüm hakları Yayın sponsoru: OrtaklarWeb tasarım: Korelasyonsaklıdır.

    Kalem Güzeli - www.kalem-guzeli.org 2008 - 2018